Japon Bilim İnsanlarından Kişiye Özel Kanser Aşısı

Japon bilim insanı Prof. Dr. Tadao Ohno’nun 32 yıllık çalışması sonucu geliştirdiği kişiye özel kanser aşısı, tıp dünyasında dikkatleri üzerine çekti.

Japon bilim insanı Prof. Dr. Tadao Ohno’nun 32 yıllık çalışması sonucu geliştirdiği kişiye özel kanser aşısı, tıp dünyasında dikkatleri üzerine çekti. Hastanın kendi tümör dokusundan elde edilen bu özel aşı, bağışıklık sistemini doğrudan kanser hücrelerine karşı harekete geçirmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz Ocak ayında Cybernicx Future Zirvesi için İstanbul’a gelen Ohno, aşı ile ilgili gelişmeleri Türk ve İtalyan bilim insanları ile paylaşmıştı. Cell-Medicine, Inc. Başkanı ve CEO’su, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği Onursal Üyesi Prof. Dr. Tadao Ohno, kanser aşısına dair ilk uluslararası açıklamayı CyberCellX YouTube kanalına yaptı. Kanser aşısı fikrinin ortaya çıkışını anlatan Ohno, “Kanser hücrelerini öldürebilen önemli bağışıklık hücrelerinden biri sitotoksik T lenfositleridir (CTL). 1990’lara gelindiğinde, araştırmacılar farelerden CTL üretmeyi biliyordu. Ancak insanlarda bunun mümkün olmadığı düşünülüyordu. O dönemde, CTL üretmek için canlı kanser hücrelerine ihtiyaç olduğu sanılıyordu. Ben insan CTL’lerini üretmeye çalışıyordum ve şunu keşfettim: Laboratuvarda iyi büyüyen kanser hücre hatlarına karşı da CTL üretilebiliyordu. Ama bir sorun vardı:
Bu CTL’ler hastaya geri verilemiyordu. Çünkü bu hücreler başka insanlara ait tümörlerden geliyordu. Başkasının kanserine karşı eğitilmiş CTL’ler, hastanın kendi tümörünü tanımıyordu. Kanser hastaları için ideal hedef, kendi tümör hücreleridir. Ama bu hücreleri çoğaltmak düşündüğümüzden çok daha zordu. Bu noktada şu soruyu sordum: Patoloji lamlarında bulunan, formalinle sabitlenmiş ve tamamen ölü tümör hücreleri kullanılabilir mi? 1995’te bunu test ettim ve işe yaradığını gördüm. Eğer bu ölü hücrelerle CTL üretilebiliyorsa; tümör dokusu küçük parçalara ayrılabilir, bağışıklık uyarıcılar (adjuvanlar) eklenebilir ve tekrar hastaya verilebilir. Böylece bağışıklık sistemi, tümöre karşı bir yanıt geliştirir. AFTV (Otolog Formalinle Sabitlenmiş Tümör Aşısı) da bu şekilde doğdu. 1994’ten beri yani 32 yıldır bu alanda çalışıyorum. Klinik uygulamalar ise 2000’lerin başında başladı.” dedi.

Klasik tedavilere ek olarak tamamlayıcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmeli

AFTV aşısının güvenirliği ve yan etkilerine dair bilgi veren Tadao Ohno, “Güvenilir ve ciddi yan etkisi yoktur. Ancak, etkisi hemen ortaya çıkan bir tedavi değildir. Etkilerin görülmesi yaklaşık üç ay sürer; yani yavaş etkili bir tedavidir.  Bu nedenle, AFTV’yi tek başına hızlı sonuç alınması gereken durumlar için değil, daha çok tamamlayıcı bir tedavi olarak değerlendiriyorum. Radyoterapi ve kemoterapi gibi tedaviler hızlı etki gösterir, ancak çoğu zaman güçlü yan etkilerle birlikte gelir. Buna karşılık AFTV daha yavaş çalışır, fakat çok daha güvenlidir. Bu yüzden AFTV’yi, hızlı etki eden ancak yan etkileri ağır olabilen tedavileri destekleyen, onları tamamlayan bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum.” şeklinde konuştu.

Hastalığın tekrar etmesini önlemeye yönelik bir yaklaşım

Günümüzde kullanılan immünoterapi tedavi yaklaşımını ve dünyada kullanılan diğer aşılarından farkına değinen Prof. Dr. Tadao Ohno, “Günümüzde kullanılan kanser immünoterapilerinin büyük bir kısmı bağışıklık kontrol noktası inhibitörlerinden oluşmaktadır. Ancak bu tedaviler, interstisyel pnömoni (akciğer dokusunda iltihaplanma) gibi ciddi yan etkilere yol açabilmektedir. Buna karşılık AFTV’de böyle bir risk söz konusu değildir. Bu aşının en önemli avantajlarından biri, yüksek güvenlik düzeyidir.

Küba’da geliştirilen CIMAvax-EGF® ve Vaxira® (Racotumomab) gibi kanser aşıları ise, belirli hedeflere yönelik olarak geliştirilmiştir. Ancak bu aşılar kişiye özel değildir; klasik ilaçlar gibi üretilir ve her hastaya aynı şekilde uygulanır.

Buna karşılık AFTV, ameliyat geçirmiş hastaya özel olarak hazırlanır. Gerçek anlamda kişiselleştirilmiş bir aşıdır. Teorik olarak, hastanın kendi tümöründen kaynaklanan tüm antijenleri içerir. Ayrıca, bu yöntem hücre kültürü gerektirmez ve içinde canlı hücre bulunmaz.

Bu aşının önemli bir özelliği de kullanım amacıdır. AFTV, vücutta hâlâ büyük tümör kitleleri bulunan hastaları tedavi etmek için tasarlanmamıştır. Bunun yerine, ameliyat sonrasında geride kalabilecek mikroskobik tümör hücrelerini hedef alarak hastalığın tekrar etmesini önlemeye yönelik destekleyici bir tedavi olarak öne çıkar.

Dendritik hücre aşıları da kişiye özel tedavilerdir, çünkü hastanın kendi hücreleri kullanılır. Ancak bu yöntemde, hastadan dendritik hücreler alınır, laboratuvar ortamında çoğaltılır ve kültür sırasında tümör antijenleriyle yüklenir.

Canlı dendritik hücrelerin kültürde yetiştirilmesi teknik olarak oldukça zordur ve çok dikkatli bir süreç yönetimi gerektirir. Bu durum, tedavinin maliyetini de artırır.

Buna karşılık AFTV daha basit bir yaklaşıma sahiptir. Hücre kültürü gerektirmez ve üretim süreci daha az karmaşıktır.” şeklinde bilgi verdi.

2 haftalık aralıklarla 3 kür uygulanıyor

Aşının uygulanma şekli ile bilgi veren Dr. Tadao Ohno, “AFTV, deri altına (intradermal) enjeksiyon yoluyla uygulanır. Toplamda üç enjeksiyon yapılır ve bu uygulamalar genellikle iki haftalık aralıklarla gerçekleştirilir. Bu üç dozluk uygulama, bir tedavi kürünü oluşturur. Eğer tedavi sürecinin daha hızlı ilerlemesi gerekiyorsa, enjeksiyon aralıkları on güne ya da bazı durumlarda 1 haftaya kadar kısaltılabilir. Ancak aralıklar değişse bile toplam enjeksiyon sayısı yine üçtür. Prensip olarak, tek bir kür çoğu hasta için yeterli kabul edilir. Bununla birlikte, hasta ek tedavi almak isterse ve yeterli tümör dokusu mevcutsa, tedavi kürleri iki ya da üç kez tekrarlanabilir.” ifadelerini kullandı.

Her hastaya uygulanamaz

Dr. Tadao Ohno, “AFTV’nin hangi hasta gruplarında etkili olduğunu belirlemeye yönelik çalışmalar hâlen devam etmektedir. Ancak bu tedavinin uygulanamayacağı bazı durumlar açık şekilde bilinmektedir. Öncelikle, otoimmün hastalığı bulunan hastalara AFTV uygulanamaz. Çünkü bu aşı bağışıklık sistemini güçlü şekilde uyarır ve mevcut otoimmün hastalıkların hızla kötüleşmesine neden olabilir. İkinci olarak, kanserin çok ileri evresinde olup kaşektik duruma gelmiş hastalar, yeterli hücresel bağışıklık yanıtı oluşturamaz. Bu nedenle bu grupta tedavi etkili olmaz. Üçüncü olarak, uzun süreli ve yoğun sitotoksik kemoterapi almış hastalarda kemik iliği ciddi şekilde zarar görmüş olabilir. Kemik iliği, T hücrelerinin öncülü olan genç lenfositleri üretemiyorsa, AFTV etkisini gösteremez. Benzer şekilde, uzun süreli steroid kullanımı da bağışıklık sistemini baskılayarak bu tedavinin etkisini azaltır. Ayrıca lösemi gibi katı tümör kitlesi bulunmayan kanser türlerinde de AFTV’nin uygulanması zordur.” dedi.

Diğer tedavilerle birlikte kombine edilebilir

Prof. Dr. Tadao Ohno sözlerine şu bilgileri vererek devam etti:

“AFTV diğer tedavi yöntemleriyle birlikte kullanılabilir ve bu kombinasyonlar önemli avantajlar sağlayabilir.

Kemoterapi ile birlikte kullanımı mümkündür; ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, kemoterapinin dozu ve yoğunluğudur. Eğer kemoterapi genç ve sağlıklı lenfositlere zarar vermeyecek kadar düşük dozda uygulanırsa, AFTV ile birlikte kullanılması sorun oluşturmaz.

Radyoterapi ile kombinasyon ise oldukça olumlu sonuçlar verebilir. Radyoterapi sırasında yok edilen kanser hücreleri çeşitli maddeler salgılar ve bu maddeler bağışıklık sistemini uyarıcı etki gösterebilir. Bu nedenle AFTV ile radyoterapi birbirini tamamlayan tedavilerdir.

Bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri ile kombinasyonda ise farklı bir mekanizma söz konusudur. AFTV bağışıklık sistemini hızlandıran bir ‘gaz pedalı’ gibi çalışırken, kontrol noktası inhibitörleri bağışıklık sisteminin üzerindeki freni kaldırır. Bu nedenle iki tedavinin birlikte kullanılması sinerjik bir etki yaratabilir.”

Hastanın bağımsız olarak yürüyebilmesi tedavi öncesi önemli bir kriter

Klinik uygulama öncesi süreçle ilgili bilgi paylaşan Dr. Ohno, “AFTV’den en fazla fayda görecek hastaları kesin olarak belirleyen biyobelirteçler veya genetik kriterler bulunmamaktadır. Ancak klinik uygulamada kullanılan bazı pratik uygunluk kriterleri vardır.

Öncelikle, hastadan elde edilen tümör dokusunun yeterli miktarda olması gerekir. Genellikle parafin bloklar içinde toplam en az iki gram tümör dokusu bulunması beklenir.

Hastanın, Türkiye’den ayrılmadan önce çekilmiş güncel bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerini Japonya’ya göndermesi gerekir. Bu görüntüler, tedaviye uygunluk değerlendirmesi için Japon hekimler tarafından incelenir.

Hastada otoimmün hastalık bulunmamalıdır. Bu durum, Türkiye’deki doktoru tarafından belgelenmelidir.

Ayrıca hastanın periferik kanındaki lenfosit sayısının, ideal olarak mikrolitre başına en az 1.000 olması beklenir.

Hastanın genel performans durumu da önemlidir. Karnofsky performans skoru 90 veya üzerinde olmalı, yani hasta günlük aktivitelerini büyük ölçüde bağımsız şekilde sürdürebilmelidir. Aynı zamanda beklenen yaşam süresinin en az altı ay olması gerekir.

Hastanın bağımsız olarak yürüyebilmesi, Türkiye ile Japonya arasında seyahat edebilecek durumda olması ve tedavi süresince Tokyo’daki klinik yakınlarında konaklayabilmesi de gereklidir. Hatta tercihimiz, hastanın tedavi aralıklarında Japonya’da iki haftalık bir gezi yapabilecek kadar iyi durumda olmasıdır.” dedi.

Aşı hangi kanser evresinde daha etkili?

Dr. Ohno, “Kanser türlerine ve evrelerine göre detaylı analizler henüz tamamlanmamıştır. Ancak bazı bulgular dikkat çekicidir. Özellikle meme kanserinde, ameliyat sonrası uzak metastaz gelişmiş ve evre 4 olarak sınıflandırılan hastalarda elde edilen sonuçlar oldukça çarpıcıdır. Radyoterapi ile birlikte uygulandığında, bu hastalarda metastazın tespit edildiği tarihten itibaren ölçülen 10 yıllık sağkalım oranı yüzde 50’nin üzerine çıkmıştır. Mart 2026 itibarıyla bu oran, söz konusu hasta grubu için dünyada bildirilen en yüksek sağkalım oranlarından biri olarak değerlendirilmektedir.” dedi.

Karaciğer kanserinde başarılı sonuçlar elde edildi

Dr. Tadao Ohno, “AFTV ile elde edilen ilk net ve güçlü sonuçlar karaciğer kanserinde görülmüştür. Bu çalışmada, ameliyat sonrası hastalığın tekrarını önleyici etkisi ortaya konmuş ve bulgular 2004 yılında yayımlanmıştır. Bunun yanı sıra meme kanserinde de umut verici sonuçlar elde edilmiştir. Günümüzde ise glioblastoma gibi agresif beyin tümörlerinde de bu aşının etkili olup olmadığını araştıran çalışmalar devam etmektedir.

Karaciğer kanserinde yapılan çalışmalarda, AFTV’nin ameliyat sonrası nüks riskini göreceli olarak %81 oranında azalttığı gösterilmiştir.

En yüksek risk grubunda yer alan, tümör boyutu 5 santimetre veya daha büyük olan hastalarda bile bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P = 0.003).

Bu sonuçlar ilk kez 2002 yılında Japonya’da bir bilimsel toplantıda sunulduğunda, etkisinin bu kadar güçlü olması nedeniyle pek çok kişi tarafından inandırıcı bulunmamıştır.

Faz II randomize kontrollü klinik çalışmada, 24 aylık takip süresi sonunda elde edilen sonuçlar dikkat çekicidir: AFTV uygulanan hastalarda sağkalım oranı yüzde 90, kontrol grubunda ise yüzde 50 olarak gözlendi." dedi

Aşı sonrası nüks görülebilir mi?

Dr. Ohno, “Kanser hücreleri vücutta çoğalmaya devam ettikçe genetik mutasyonlar biriktirir. Bu mutasyonlar, kanserin daha agresif ve hızlı büyüyen bir yapıya dönüşmesine neden olabilir.

Zamanla kanser hücreleri yeni antijenler geliştirebilir. Eğer bu yeni antijenler AFTV tarafından tanınamıyorsa, kanser hücreleri bağışıklık sisteminden kaçabilir ve aşı etkisini kaybedebilir.

Bu durum, başlangıçta tedaviye iyi yanıt veren bazı hastalarda ilerleyen dönemde hastalığın yeniden ortaya çıkmasının olası mekanizmalarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Takip verileri sınırlı olduğu için bu durumun ne sıklıkla görüldüğü kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu tür vakaların azımsanmayacak sayıda olduğu ifade edilmektedir.” ifadelerini kullandı.

Türkiye köprü görevi görüyor.

Türkiye’nin Japonya’daki AFTV klinik uygulama süreçleri öncesi bir iletişim köprüsü görevi üstlendiğini ifade eden CyberCellX Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Mehmet Akdemir, “Bu yaklaşım, Japonya’da geliştirilen ve dünyada bu kapsamda patentlenmiş ilk aşı modellerinden biri olarak kabul edilmektedir. Nüks ve metastaz riskine karşı destekleyici bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Türkiye’den bu yöntem için Japonya’ya gidecek hastalara bir iletişim köprüsü görevi üstlendik. Hastaları takip eden onkoloji ve cerrahi ekiple Japon bilim ekibinin iletişimlerini sağlıyoruz. Buna göre uygun hastaların süreçlerinde onlara destek veriyoruz.” dedi.

Yorum Yaz

Yorumunuz alındı!

Yorumunuz başarıyla kaydedilmiştir ve onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

İsim gerekli!

Mesajınızı yazınız!

Henüz yorum yapılmamıştır.
  Birbirine ikiz kadar benzeyen ünlü isimler...
Birbirine ikiz kadar benzeyen ünlü isimler...